Doğa Tarihi - Hakan Bıçakcı

Roman, İletişim Yayınları

2014


Doğa Tarihi / Özet

Dünyanın kendi etrafında dönmediğini hissettiği an paniğe kapılıveriyordu Doğa. İçinde bulunduğu iş ortamı da bu paniği acımasızca köpürtüyordu. Hep merkezde olmalıydı. Hep farklı olmalıydı. Farkı fark edilmeliydi. Kalitesi gözle görülmeliydi. Kesintisiz olarak arzulanmalıydı. İştah, takdir ve kıskançlık dolu gözler hep üzerinde olmalıydı. Yıllar sonra sağda solda küçük adamların belirmeye başlaması da bu takıntının eseri olacaktı.

Doğa, 420 aylık bir bebekti. Pembemsi. Lacivert lensli. Ilık kokulu. Göğüslerine silikon yaptırsa mıydı? Site güvenliğinin yanından yavaşlayarak geçiyordu. “Etiniz nasıl pişsin Doğa Hanım?” Plazanın eksi yedinci katında yarı İngilizce yarı Türkçe PowerPoint sunumu yapıyordu. Cafe Jungle. Londra. Sepultura tişörtü. Elektronik sigara. Doğa’nın en sevdiği mevsim, yazdı. Facebook’ta yorumlar çook güzeldi. Doğa, “bomba gibiydi”. Alev olmasa, şu küçük kırışıklıklar, Onur ve diğer metal turnikeler…

Hakan Bıçakcı, metropol tekinsizliğine bu defa bir kadının gözünden bakıyor. Rekabetin, teşhirin, güzel ve mutlu görünmenin dayanılmaz baskısını Doğa’yla resmediyor. Doğa Tarihi, plaza-site-alışveriş merkezi üçgeninde sıkışmış hayatları anlatan, günümüzde geçen bir distopya.


Doğa Tarihi / Alıntılar

Sf. 17-20

  1. Doğa uzun uzun düşündü

Doğa, kariyerini Londra’ya borçluydu. Mesleki kariyerini değil; hayatını bir kariyer planı gibi yaşamasını… Lise sonun yarıyıl tatilinde annesi ve anneannesiyle gittiği bir haftalık Londra seyahatindeki gözle görülmeyecek kadar küçük, hatırlanmayacak kadar önemsiz bir olayın etkisi, hayattaki duruşunu şekillendirivermişti.

Tatilin son günüydü. Doğa cebinde kalan son yabancı para olan 20 Pound’u harcamak için tek başına yürüyüşe çıkmıştı. Annesi ve anneannesi Londra’nın ıslak kaosuna doymuş, her tarafı mağaza poşeti içinde kalan otel odasında sakin sakin valiz hazırlıyorlardı. Kocaman sırt çantasını bir gece önceden toplayıp kapının yanına koymuş olan Doğa odaya dönünce de havaalanının yolunu tutacaklardı.

Doğa otelden çıkıp bir sigara yaktı. Yine yağmur çiseliyordu. Sigara içerek ve hafif hafif ıslanarak yürüdü. HMV adlı müzik mağazasının Oxford Caddesi üzerinde bulunan, siyah tonların hakim olduğu dev şubesine girdi. Doğa o zamanlar Sepultura hayranıydı. Brezilya fönü nedir bilmeyen saçları, Brezilyalı trash metal grubunun paslı ritimleriyle sallanırdı. Doğa’nın bir önceki hayatı…

CD’lerin arasında gezinip Trash Metal/Hard Rock bölümünü buldu. “S” harfine yöneldi. Daha önce duymadığı birkaç grubu geçti. Sepultura CD’leri karşısındaydı. Ne kadar çok vardı. Her birinde farklı renk oje olan tırnakları hoplaya zıplaya albümleri taradı. Hepsi onda vardı. En sonuncusu hariç… İşte bilmediği bir albüm… Adını bile duymamıştı. İki CD’den oluşuyordu. Kapağı çok güzeldi. Arkasını çevirip şarkı isimlerine baktı. Hiçbirinden haberi yoktu. Elinde bir hazine tutuyordu. Korka korka fiyatına baktı: 19 Pound. İçinde tarifsiz bir mutluluk yükseldi. Bu tam son dakika golü olmuştu. Tatil zirvede bitiyordu. Ancak albümle kasaya yürürken duvarda asılı duran muhteşem bir Sepultura tişörtü gördü. Akmar Pasajı’ından toplayıp durduğu, tost makinesi gibi tuhaf aletlerden çıkma, çirkin baskılı metalci tişörtlerinden çok daha kaliteli bir penyeye basılmıştı. Üzerinde, elindeki albüm kapağındaki desen vardı. Fiyatına baktı: Yine 19 Pound…

İşte Doğa’nın geri kalan hayatını şekillendirecek karar anı gelmişti. Albümü alırsa çok sevdiği Sepultura’nın yepyeni şarkılarını dinleyecekti. Tişörtü alırsa herkes onun Sepultura şarkıları dinlemeyi çok sevdiğini bilecekti. Doğa uzun uzun düşündü. Albümü geri bırakıp tişörtü aldı. Birkaç kararsız manevradan sonra kasaların bulunduğu bölüme yöneldi. Tişörtü alıp sokağa çıktı. Bir sigara daha yaktı. Islak kalabalığa karıştı.

Mutluluktan içi katılarak aldığı; kaybolacak, çekecek, kirlenecek diye ödünün patladığı Sepultura tişörtü iki sene sonra evlerine temizliğe gelen Hacer Hanım’ın üzerinde, üç sene sonra da toz alırken elindeydi. Brezilyalı trash metal grubunun Doğa’yla macerası Londra’daki HMV mağazasında başlamış, Göztepe’deki eski bir apartmanın dördüncü katında sona ermişti. Tozu dumana katan efsane grup, zamanla toz bezi olmuştu.

Doğa, dinlemek yerine dinlediğinin bilinmesini tercih ederek saptığı yolda ağır ve tedirgin adımlarla ilerlemeye başladı. Bir anda değişmedi. Önce bir kırılma gerçekleşti. Doğa uzunca bir süre bocaladı. Üniversiteden sonra iş hayatına atılınca patinajı bırakıp hızlandı. Artık adımları seri ve kararlıydı. Düz bir yolda yürümekten çok, basamakları tırmanmaya benziyordu ilerleme biçimi. Ve yükseldikçe hayatı başkalarının gözüne oynanan bir oyuna döndü. Kendini ansızın içinde bulduğu bu yeni konsepte itaat eder olmuştu. Başkaları tarafından belirlenmiş amaçları gerçekleştirmek üzere tasarlanmış bir makineye dönmüştü. Her zaman mutlu olması ve sürekli olarak arzu edilmesi zorunlu bir makineye…

Dış görünüşüyle aklını bozmuştu. Kendi hayatıyla meşgul olmayı bırakıp başkalarının hayatlarıyla meşgul olmaya başlamıştı. Kendi gözleriyle değil, başkalarının gözleriyle bakıyordu kendine. Onaylanma hevesiyle. Hayatındaki her türlü eksiklik duygusunu, türlü maddi aşırılıklarla telafi etmeye alışmıştı. Mutlaka zengin, genellikle kaba ve her zaman can sıkıcı adamlarla takılıyordu. Onlarlayken hiçbir şey hissetmiyordu. Zevk almayı değil zevk alıyor gibi görünmeyi seçmişti o Sepultura tişörtüyle birlikte. Onlara erkek olduklarını hissettirmeyi iş edinmişti. Onlar da karşılığında kendisine kadın olduğunu hissettireceklerdi. Kapısını açacak, sandalyesini çekecek, paltosunu tutacak adamlar olacaktı hep etrafında. Ve yeri geldiğinde onun için kavgaya girecek koruma görevlileri…

Dünyanın kendi etrafında dönmediğini hissettiği an paniğe kapılıveriyordu Doğa. İçinde bulunduğu iş ortamı da bu paniği acımasızca köpürtüyordu. Hep merkezde olmalıydı. Hep farklı olmalıydı. Farkı fark edilmeliydi. Kalitesi gözle görülmeliydi. Kesintisiz olarak arzulanmalıydı. İştah, takdir ve kıskançlık dolu gözler hep üzerinde olmalıydı. Yıllar sonra sağda solda küçük adamların belirmeye başlaması da bu takıntının eseri olacaktı.

Sf. 189

  1. Doğa seni pek iyi görmedim bu arada

Birkaç gün sonra Doğa’nın rüyasına elinde kocaman bir bıçakla girdi Burcu. Yüzünde sabit bir gülümsemeyle üstüne yürüyordu. Doğa donup kalmıştı. Kıpırdayamıyordu. Burcu bir yandan yürürken bir yandan elindeki bıçakla kendi karnını deşti. Akan kana aldırmadan ve yüzündeki gülümsemeyi hiç bozmadan yürümeyi sürdürdü. Yaklaştı, yaklaştı ve kanlı bıçakla Doğa’nın karnına derin bir kesik attı. Doğa tam yere yığılacaktı ki bıçağı elinden atıp ona sımsıkı sarıldı Burcu. Yaraları birbirine geçti. Burcu’nun içinden ılık ılık akan yağlar Doğa’nın içine dolmaya başladı. Doğa çırpınsa da kurtulamıyordu. Burcu “Canım arkadaşım benim!” diye bağırarak sıkıyordu Doğa’yı. Yağların kıvamı gittikçe koyulaşıyordu. Oluk oluk akıyordu. Burcu’dan Doğa’ya. Çimento gibi dökülüp beton gibi donup kalıyordu içinde.  Doğa hemen yanlarında duran pembe çerçeveli eski boy aynasında Burcu’nun inceldikçe kendisinin kalınlaştığını görüyordu. Ve Doğa şiştikçe eski aynanın yüzeyi gerilerek çatlamaya başladı. Doğa çığlık çığlığa çırpınıyordu. Burcu’nun kolları onu insanüstü bir kuvvetle zapt etti. “Şşşşt, mimik yapma güzelim, sakın mimik yapma” diye fısıldadı kulağına.

(…)